game

Vikisözlük sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

İngilizce[düzenle]

Köken[düzenle]

Orta İngilizce game, gamen, gammen, o da Eski İngilizce gamen (eğlence, neşe, oyun, spor, zevk), o da *gaman, o da Proto Batı Cermen dili *gamaną (eğlence, oyun, zevk, kelimenin tam mânâsıyla katılım, cemaat, birlikte insanlar), o da *ga- (toplu ön ek) + *mann- (adam); yahut alternatif olarak *ga- ön eki + Proto-Hint-Avrupa dili *men- (aklında olmakdüşünmek) ön ekinden bir kök. gamen (eğlence, neş'e, zevk), gamman (neşe), gaman (eğlence) ile soydaştır. gammon (aldatma), gamble (kumar) ile alâkalı.

Söyleniş[düzenle]

[düzenle]

game (sayılabilen ve sayılamayan, çoğulu games)

  1. Eğlenceli veya rekabetçi bir aktivite.
    1. Yapılandırılmamış olabilecek eğlenceli bir aktivite; eğlence ya da zaman geçirme.
      Being a child is all fun and games.
      Çocuk olmak, hep eğlence ve oyunlardır.
    2. (sayılabilir) Özellikle eğlence gayesiyle, genellikle rekabetçi veya açık bir gayesi olan, bir sıra kaide ile tarif edilen faaliyet.
      • 1983, Lawrence Lasker & al., WarGames:
        Joshua: Shall we play a game?
        David: … Love to. How about Global Thermonuclear War?
        Joshua: Wouldn't you prefer a good game of chess?
        David: Later. Let's play Global Thermonuclear War.
        Joshua: Fine.
        Joshua:: Bir oyun oynayalım mı?
        David: … İsterim. Küresel Termonükleer Savaş'a ne dersiniz?
        Joshua: İyi bir satranç oyununu tercih etmez miydiniz?
        David: Daha sonra. Global Thermonuclear War oynayalım.
        Joshua: Güzel.
      • 1991, Stephen Fry, The Liar, p. 37:
        From time to time, track-suited boys ran past them, with all the deadly purpose and humourless concentration of those who enjoyed Games.
        Zaman zaman piste takılan çocuklar, Oyunlardan hoşlananların bütün ölümcül gayeyi ve mizahsız konsantrasyonlarıyla yanlarından geçerlerdi.
      Games in the classroom can make learning fun.
      Sınıftaki oyunlar öğrenmeyi eğlenceli hâle getirebilir.
    3. (sayılabilir) Oyun oynama ânı; maç.
      Sally won the game.
      Sally oyunu kazandı.
      They can turn the game around in the second half.
      İkinci yarıda oyunu tersine çevirebilirler.
      • KYK:Frgsn Zlnstn
        “I'm through with all pawn-games,” I laughed. “Come, let us have a game of lansquenet. Either I will take a farewell fall out of you or you will have your sevenfold revenge”.
        “Bütün piyon oyunlarını bitirdim” diye güldüm. “Gel, bir lansquenet oyunu oynayalım. Ya sana veda edeceğim, ya da benden yedi misli intikamını alacaksın.”
    4. Bir oyundaki bahis gibi kazanılan şey.
    5. Bir oyunu kazanmak için lazım olan puanlar.
      In short whist, five points are game.
      Kısacası, beş puanla oyundur [oyunu alırsın].
    6. (kart oyunları) Bâzı oyunlarda kartlarının toplamı en büyük miktara ulaşan oyuncuya verilen puan.
    7. (sayılabilir) Özellikle bir başlık altında toplanmış bu tür faaliyetlere imkân veren ekipman.
      Some of the games in the closet we have on the computer as well.
      Dolaptaki oyunlardan bazıları bilgisayarda da var.
    8. Bir oyun oynarken kişinin tarzı, stili veya performansı.
      Study can help your game of chess.
      Çalışmak, satranç oyunununuza [oyununu oynamanıza] yardımcı olabilir.
      Hit the gym if you want to toughen up your game.
      Oyununuzu güçlendirmek istiyorsanız spor salonuna gidin.
      • 1951, J. D. Salinger, The Catcher in the Rye, bölüm 11:
        I played golf with her that same afternoon. She lost eight balls, I remember. Eight. I had a terrible time getting her to at least open her eyes when she took a swing at the ball. I improved her game immensely, though.
        Aynı öğleden sonra onunla golf oynadım. Sekiz top kaybetti, hatırlıyorum. Sekiz. Topa vurduğunda en azından gözlerini açtırmaya çalışmak için çok kötü bir zaman geçirdim. Yine de oyununu çok geliştirdim.
    9. (eskimiş, sayılamaz) Sevdalı oynaklılık.
      • Set them down / For sluttish spoils of opportunity / And daughters of the game.[1]
        • Onları yere koyun / Kaba fırsat ganimetleri için / Ve oyunun kızları için.
  2. (sayılabilir) Bir video oyunu.
    • There’s a sense here, as well as in games such as Limbo, that we’re making ourselves experience our children’s reality, trapped in the chaos that the adults have created.Jon Bailes. Save yourself! The video games casting us as helpless children (en).
      • Burada kendimize çocuklarımızın hakikatini, yetişkinlerin meydana getirdiği o kaosa hapsolmuş olarak onlara yaşattıklarımızı Limbo gibi oyunlarla kendimize yaşattığına dair bir his var içimde.
  3. (gayri resmî, neredeyse hep tekil, sayılabilir) Bir endüstri ya da meslek gibi bir kazançlı faaliyet sahası.
    When it comes to making sales, John is the best in the game.
    Satış yapmaya gelince John, oyunda en iyidir.
    He's in the securities game somehow.
    O, bir şekilde menkûl kıymetler oyununda.
  4. (mecâzî, sayılabilir) Tasarlanmamış olmasına rağmen kaideleri olan bir oyunu hatırlatan şey.
    In the game of life, you may find yourself playing the waiting game far too often.
    Hayat oyununda kendinizi çok sık bekleme oyununu oynarken bulabilirsiniz.
    • 1599, William Shakespeare, “The Life of Henry the Fifth”
      I see you stand like greyhounds in the slips, straining upon the start. The game’s afoot!
      Fırlamaya hazır tazılar gibi durduğunu görüyorum. Oyun başlıyor!
    • KYK:Frgsn Zlnstn
      “I'm through with all pawn-games,” I laughed. “Come, let us have a game of lansquenet. Either I will take a farewell fall out of you or you will have your sevenfold revenge”.
    • Hidden behind thickets of acronyms and gorse bushes of detail, a new great game is under way across the globe. Some call it geoeconomics, but it's geopolitics too.Timothy Garton Ash. Where Dr Pangloss meets Machiavelli (İngilizce), 18.
      • Kısaltmalar ve karaçalı çalılıkların arkasına gizlenmiş, dünya çapında yeni bir harika oyun sürüyor. Bazıları buna jeoekonomi diyor ama aynı zamanda jeopolitik [bu].
  5. (askeriye, sayılabilir) Bilgisayarlı ya da insan katılımcıları içerebilen savaşı simüle eden bir egzersiz.
  6. (sayılamaz) Yemek için avlanan vahşi hayvanlar.
    The forest has plenty of game.
    Ormanda birçok av var.
  7. (çoğunlukla erkekler için kullanılır, gayri resmî, sayılamaz) Birini genellikle strateji ile baştan çıkarma kabiliyeti.
    He didn't get anywhere with her because he had no game.
    Oyunu olmadığı için onunla hiçbir yere varamadı.
    • 1998, Nate Dogg, She's Strange (song)
      She's strange, so strange, but I didn't complain. She said yes to me when I ran my game.
      O tuhaf, çok tuhaf, ama ben şikâyet etmedim. Oyunumu başlattığımda bana evet dedi.
  8. (argo, sayılamaz) Ustalık; bir şeyde mükemmel olma kabiliyeti.
    • In the contemporary arts of the academic contact zone, I say African American students got game![2]
      • Akademik temas bölgesinin çağdaş sanatlarında, Afro-Amerikan öğrencilerin oyun oynadığını söylüyorum!
    • My dad had game at that kind of thing, and I spent long periods as a child watching him.[3]
      • Babamın bu tür şeylerde oyunu vardı ve ben çocukken onu uzun süre izledim.
  9. (sayılabilir) Bir hedefin peşinde koşan şüpheli veya gayri ahlâkî bir uygulama; bir plân.
    You want to borrow my credit card for a week? What's your game?[4]
    Kredi kartımı bir haftalığına ödünç almak ister misin? Oyunun ne?
    • Your murderous game is nearly up.
      Ölümcül oyunun neredeyse bitmek üzere.
    • It was obviously Lord Macaulay's game to blacken the greatest literary champion of the cause he had set himself to attack.[5]
      • Belli ki Lord Macaulay'ın kendisini saldırmaya hazırladığı davanın en büyük edebiyat şampiyonunu karalamak için yaptığı oyun buydu.

Eş anlamlılar[düzenle]

  • (askeriye): wargame
  • (iş veya meslek): racket
  • (kazançlı faaliyet sahası): line
  • (oynayış ânı): match
  • (şüpheli alışkanlıklar): racket

Zıt anlamlılar[düzenle]

Alt kavramlar[düzenle]

Türetilmiş kavramlar[düzenle]

Türevleri[düzenle]

Ön ad[düzenle]

game (karşılaştırma gamer, üstünlük gamest)

  1. (konuşma dili ifadeleri) katılmaya istekli
    • “[…] But what’s this long face about, Mr. Starbuck; wilt thou not chase the white whale? art not game for Moby Dick?”[6]
    • Some of Grimsby’s other (extraordinarily up-to-date) targets include Donald Trump and Daniel Radcliffe, whose fates here are too breath-catchingly cruel to spoil, and also the admirably game Strong, whose character is beset by a constant stream of humiliations that hit with the force of a jet of…well, you’ll see.[7]
  2. (bir hayvanın) That shows a tendency to continue to fight against another animal, despite being wounded, often severely.
  3. Persistent, especially in senses similar to the above.
  4. Injured, lame (of a limb).
    • around 1900, O. Henry, Lost on Dress Parade
      You come with me and we'll have a cozy dinner and a pleasant talk together, and by that time your game ankle will carry you home very nicely, I am sure."

Eş anlamlılar[düzenle]

Zıt anlamlılar[düzenle]

Eylem[düzenle]

game (üçüncü tekil kişi geniş zaman games, şimdiki zaman gameing, geçmiş zaman ve yakın geçmiş zaman gameed)

  1. (geçişsiz) kumar oynamak.
  2. (geçişsiz) kart oyunları, masa oyunları ya da video oyunları oynamak.
  3. (geçişli) To exploit loopholes in a system or bureaucracy in a way which defeats or nullifies the spirit of the rules in effect, usually to obtain a result which otherwise would be unobtainable.
    We'll bury them in paperwork, and game the system.
  4. (argo, erkeklerin, geçişli) To perform premeditated seduction strategy.
    • 2005, "Picking up the pieces", The Economist, 6 October 2005:
      Returning briefly to his journalistic persona to interview Britney Spears, he finds himself gaming her, and she gives him her phone number.
    • 2010, Mystery, The Pickup Artist: The New and Improved Art of Seduction, Villard Books (2010), →ISBN, page 100:
      A business associate of mine at the time, George Wu, sat across the way, gaming a stripper the way I taught him.
    • 2010, Sheila McClear, "Would you date a pickup artist?", New York Post, 9 July 2010:
      How did Amanda know she wasn’t getting gamed? Well, she didn’t. “I would wonder, ‘Is he saying stuff to other girls that he says to me?’ We did everything we could to cut it off . . . yet we somehow couldn’t.”

Türetilmiş kavramlar[düzenle]

Ayrıca bakınız[düzenle]

  • İngilizce Vikipedi'de game

Kaynakça[düzenle]

  1. Shakespeare, William (~ 1602). “4. perde, 5. sahne”, Troilus and Cressida (İngilizce).
  2. Kermit Ernest Campbell (2005). Gettin' Our Groove on: Rhetoric, Language, and Literacy for the Hip Hop Generation (İngilizce), 123.
  3. Michael Marshall (2009). Bad Things (İngilizce), 24.
  4. (1845) Blackwood Magazine (İngilizce).
  5. George Saintsbury (1902). Dryden (İngilizce), 182.
  6. KYK:Melville Moby-Dick
  7. Robbie Collin. Grimsby review: ' Sacha Baron Cohen's vital, venomous action movie' (İngilizce).

Anagramlar[düzenle]